« Önceki |

8/1/2009

Hastalıklı Sevgi

Hastalıklı sevgi, aile içinde başlayıp, süre gelen hayat boyunca şekillenerek, kronikleşen sevgi anlayışıdır. Toplumumuzun kanamadan acıtan, içten içe sancıtan yaralarından da biridir bence. Kapıları kapalı evler içinde olup bitenler, toplumun var oluş macaresının başlangıç yerleridir. Bu evlerde anne olmak önemlidir. Çünkü duyguların kaynağı ve dengeleyicisi gibidir anne. Annenin evlat sevgisi, en duru sevgilerdendir. Karşılık beklemeden, sınırsız sevebilir anne. Fakat bu sevginin hastalıklı hale gelmesi, bizim ülkemizde, kaçınılmazdır çoğu zaman. Zamanla evlilikler yıpranır, ilk 5 senesi sık tekrarlanan kavgalarla geçer muhtemelen; iki ayrı karakterin bir olma çabaları elbette sancılı olacaktır. Bu süreçten sonra başlayan yeni süreçte, evliliklerin oturduğu söylenir. Daha doğrusu insan insanı böyle kandırır ve dahi kendini de. Burda olan, iki kişiden birinin diğerine göz yumma, onun davranışlarına göre davranış geliştirme, bir diğerinin diğerine katlanmaya razı olmasından başka bir şey değildir ve çözüm olacak sanılan boşanmak, düşünülecek son çaredir her zaman, hele ki çocuk varsa. 
 
Evliliklerin oturma yalanı, çocuğun olmasıyla kabul edilir hale gelmiştir. Anne ve babanın aralarındaki uyumsuzluk, çocuğa hissettirilmeyecek bir durum olduğu için, eşlere de "evliliğimiz oturdu" demek kolay gelir, altını deşelemezler, senelerce oturaklı evliklerinde mutlu insanları oynarlar. Bu arada anne, hayalini kurduğu mutlu yuvaya ulaşamamıştır, sevgi anlamında doymamıştır, çareyi hayatını çocuğuna adayarak yaşamakta bulur; bir başka sever onu, onunla güler, onunla ağlar, başarılarını başarısı sayar, yavaş yavaş sahiplenir, içten içe kıskanmaya da başlar ve nihayet çocuk büyüyüp bir yuva kurduğunda bu hastalıklı sevgi, karşımıza gelin kaynana kavgaları olarak çıkar. İşte bu, anne ile çocuk arasında gelişen hastalıklı sevgi türüdür. 
   
Bir de baba kız arasında gelişen hastalıklı sevgi vardır ki, bu daha da ciddidir bence. Baba, kızına yeteri kadar sevgisini göstermez, ona ne kadar değerli olduğunu hissetirmezse, sevgisini gösterme fırsatları oluştuğunda göstermek yerine bastırırsa, o kız çocuğunun kafasında sevgi olgusu oturmaz ve hatta bazen nefrete dönüşür. Oysa kız çocuğunun baba ile olan sevgi bağı, hayata doğru bakmasına sebep olacak yegane araçlardan biridir. Eğer baba ile kızı arasında sevgi bağı gelişmemişse, kız çocuğu içine kapanacak, bu durum daha da ilerlediğinde evden kaçmayı deneyecektir, ilk "seviyorum" diyen erkeği canından çok sevdiğini düşünecek, o erkekle sorgulamadan sadece günü yaşayacak, evlendikten sonra da çok büyük hayal kırıklıkları yaşayıp, topluma mutsuz bir aile daha katacaktır. Bu kız çocuklarının yaptığı evliliklerin, % 90 ının sonu hüsrandır. Diğer yandan kız çocuğu evde sağlıklı bir sevgi ile büyütülürse, sevgi yeterince verilirse, değeri hissettirilirse, dışarda karşılaştığı erkeklerle arasında oluşacak ilişkileri iyi tahlil edebilir, hastalıklı olanları kolayca seçebilir. Kendi değerinin farkında olacağı için, kuracağı ilişkilerde daha dikkatli, daha kendini korumacı bir tutum sergiler. Dolayısıyla daha az hata yapar, kendisine eş seçerken sevgiyi iyi tanıdığından, her anlamda dengi biriyle hayatını birleştirir. Bu yüzden baba kız arasındaki sevgi bağı, kız çocuğunun kaderini değiştirecek kadar önemlidir. 
 
Hastalıklı sevgilerle yetişmiş iki gencin arasında oluşan aşk ta hastalıklıdır. Arabesk aşklar burdan beslenir. Yaşanılan aşkın daha önce kimseler tarafından yaşanmadığını düşünme, canından çok sevdiğini düşünme, sürekli kanıtlama çabası içinde bulunma ve bunun sonucu olarak cahil cesareti gösterek belaya atılma, önceliklerinin sırasını değiştirme, sürekli kendinden ödün verme gibi gereksiz duygular geliştirir bu tür aşklar. Uğrunda ölecek kadar çok sevdiğini düşünen, aşkını hastalıklı sevgilerden beslemiş aşık kişi, sevdiği kişinin kalbinde oluşturduğu heyecanı, onun hissettirdiklerini sever aslında ve bu manada bencil ve egoisttir. Severken gelişmek, severken olgunlaşmak, severken paylaşma gereklerini kendine dert edinmez. Hesapsızca manasızca çok sevmesini sürdürür. 
 
Arkadaşlıklar, paylaşılan şeyler çoğaldıkça derinleşir. Şöyle bir düşünüldüğünde iki kardeş arasında paylaşılacak, paylaşılmış ne çok şey olduğu görürüz. Birbirlerini seven, sayan, her zaman destek olan kardeşler, kızını yeterince ve değerince sevip bitmeyecek desteğini her fırsatta hissettiren baba, oğlunu kıskanmadan, sahiplenmeden seven anne olmak, sağlıklı sevgiler ve sağlıklı aileler demektir. yaşayana, yaşatana selam olsun.

16/8/2008

minik kalpler anneme dua

Annem başa taç imiş,

Her derde ilaç imiş,

Bir evlat pir olsa da,

Anneye muhtaç imiş.

 

İlk oyuncağım sendin,

Sıcacık kundağım sendin,

Küçücük bir bebek iken,

Dilim dudağım sendin.

 

Annem hakkın ödenmez,

Sevmeye ömür yetmez,

Bütün dünya benim olsa,

Bir tane annem etmez.

 

Cennet demiş peygamber,

Annenin ayağı altında,

Benim canım anneciğim,

Hep kalbimin içinde…

 

Annem hakkın ödenmez,

Sevmeye ömür yetmez,

Bütün dünya benim olsa,

Bir tane annem etmez.

 

Daha gelmemişken dünyaya, korktum.

“Ben ne yaparım oralarda” demiştim.

“Korkma” dedi bir melek.

“Senin yanına dünyada da bir melek gelecek.

Sevindim.

“Ben onu nasıl bulucam?” diye sordum.

“Merak etme,” dedi melek,

“O seni bulacak,

onu çok seveceksin,

yanından ayrılmıcak dünyadaki melek,

ona, anne, diyeceksin.”

Allah’ ım annem yalnız ve kimsesiz bırakmadı beni.

Yanımda oldu koruyucu bir melek gibi.

Anlattı bana ahireti ve seni.

Sen de onu dünya da ve ahirette mutlu et Allah’ım.

Çünkü bana kıyamayan annemin sevgisinden,

çok daha büyüktür senin sevgin şevkatin, amin.

 

 

9/6/2008

bekle beni annem....

bir şarkı açmıştım, sonra -otomatik- ne çıktı biliyor musun?

Kaldım anam gurbet elde
Hasret sabrımı deniyor
Yüzünü göreyim gelde
Eller beni göndermiyor

Nerde bir yolcuyu görsem
Aklıma sılam geliyor
Ben ne zaman bir of çeksem
Hatrıma anam geliyor

Kızım diyor gözüm diyor
Ağlama sus kuzum diyor
Benden garip dertli anam
Senden ayrı onmaz

Yaram ne sarılan ne seven var
Eller sen değilki anam
Ne arayan ne soran var
Çaresizim halim yaman


                     İçim nasıl sızladı bir bilsen... her hücremle şarkıya eşlik ediyorum. Gözyaşlarım da bana... Bu gün, içimde, dışımda, ağzımda, yüzümde, gözümde, gönlümdeki o her zamanki yerindesin. Bir başka özledim seni; inan burnumun direkleri sızlıyor. Üzgün yüzünü görüyorum. Ardından da sıcacık, şevkatli gülümseyişini. "Hiç birşey yıkamaz beni" diyorum. Öyle cansın bana, öyle güçsün, öyle sabır...
                    İçindeki hasretin sessiz çığlıklarını duyuyorum; karışıyor benimkilere. Birlikte yaptığımız her şey, yanında olduğum her an, ömrümün en değerli anlarıymış; bir kez daha anladım. Sen benim en kıymetlim, en özelimsin, en uzağımsın. Ah anacığım, tek mesefaler uzak. Kalbime dokununca hissediyorum seni. Annem, her zerremde yaşıyorsun sen, nefes alıyorum seninle birlikte. Sen aklıma gelince kocaman oluyorum önce sonra da bebek... Nazlar mısın bugün beni? Annem kokunu verir misin bugün bana?...
                   Bir gün bahçene geleceğim, haberin olmayacak. Uzaktan yine bütün hücrelerimle, sesimin alabildiğince söylicem bu şarkıyı sana... Duyduğunda kalbinin çoşkusuna tanık olmak istiyorum, bu anların bedeli olsun diye. Bekle anacığım, cennet kokulu, pamuk yanaklı, meleğim. Bekle beni...

19/9/2007

kan grubumuz kişiliğimizi ele veriyor

On punta da yazan Mahsun Supermanoğlu (ki o nasıl isimdir? ) nun bir yazısı bu tesadüfen karşılaştım ve çok eğlendim. Madem paylaşıcaz buyrun:

 

Bunca yıldır öyle ya da böyle bir şeyler yazar çizerim, şöyle bir başlık atmak bir türlü kısmet olmamıştı.

 

Şöyle bir “Kozmopolitan”, ne bileyim bir “Mari Kler” tarzı başlıklara oldum olası bayılmışımdır. “Ayak tırnaklarınızın biçimi nasıl bir insan olduğunuzun adeta aynası”, “kalemi tutuş şekliniz karakterinizi gözler önüne seriyor” filan gibi konulara karşı konulamaz bir ilgim vardır yani.

 

Şimdi bahsedeceğim konu belki bu kadar “layt” bir şey değil ama yine de olayın hafif “magazin” yönü de var yani. Evet, kan grubunuz kişiliğinizi ele veriyor! Bu yaygın bir Japon inanışıymış. Daha doğrusu bir teoriymiş. Astroloji ile de bağlantısı varmış falan filan. Hadise Wikipedia’da uzun uzun anlatılmış zaten.

 

Ne yalan söyleyeyim işin bilimsel yanı hiç ilgimi çekmiyor birader. Bugüne kadar, tanıştığımız insanlara burç soruyorduk, demek ki bundan sonra bir de kan grubunu soracağız.

 

Merhaba ben Mahsun Supermanoğlu, burcum Boğa, kan grubum A. Nazik ve bir o kadar da müşkülpesentim!

 

İşte bu da tablo. Bakın bakalım siz ne durumdaymışsınız:

 

 

A Grubu

 

Olumlu özellikleri: Nazik, yaratıcı, hassas

Olumsuz özellikleri: Ciddiyet, müşkülpesent

 

B Grubu

 

Olumlu özellikleri: Neşeli, vahşi (Ne gülüyorsunuz arkadaşım demek ki Japonya’da iyi bir şey vahşi olmak)

Olumsuz özellikleri: Bencil, sorumsuz

 

AB Grubu

 

Olumlu özellikleri: Sakin, kontrollü, gerçekçi

Olumsuz özellikleri: Kararsız, Eleştirel

 

0 Grubu

 

Olumlu özellikleri: Eğlenceli, sosyal, iyimser

Olumsuz özellikleri: Kibirli, dikkatsiz

 

 

TABİİ, SON BİR NOT:

Sivrisineklere...

Kanınızı emeceğiniz adamı iyi seçin... Belki de buna göre seçiyorlar da biz bilmiyoruz...

 

on punto / mahsun supermanoğlu

19/9/2007

çok ilginçti dayanamadım ekledim

  Bi okuyun hele insanın sivri sinek olası geliyor yahu...

 

Kanın pıhtılaşma gibi bir özelliği olduğunu sivrisinek nereden bilmektedir?

Kestiği dokunun canlı olduğunu, bu işlemin kurbanına acı vereceğini nasıl öğrenmiş ve bu probleme karşı uyuşturma tekniği geliştirmiştir? Ameliyat öncesinde lokal anestezi yapmak insanın tıp bilimi yardımıyla geliştirdiği bir tekniktir. Sivrisinek bu ilme nasıl sahip olmuştur?

Bu sıvıların laboratuvar şartlarında bile sentezlenmesi son derece güçken, sivrisinek bu sıvıya nasıl sahip olmuştur?

Uyuşturan ve kanın pıhtılaşmasını engelleyen sıvının, deriyi parçalayacak ve bu sıvılara en çok ihtiyacı olacak olan kesici bıçakların içinde bulunması yalnızca bir tesadüf müdür?

1 cm'lik bir canlının 0.1 cm. uzunluğunda, yaklaşık 0.01 cm. çapındaki borusunun içinde oldukça üstün bir mekanizmanın yerleştirilmiş olması nasıl açıklanabilir?

Kuşkusuz cevap ortadadır: Sivrisineğin insan vücudundaki kanın kimyasal bileşimi hakkında bilgi sahibi olması ve sonra da bu bilgiyi değerlendirerek kendi bedeninde çözümler geliştirmesi sözkonusu olamaz.

 

Sivrisinek kanatlarını saniyede yaklaşık 500 defa çırpar. Bu yüzden kanatların sesi insan tarafından bir vızıltı olarak algılanır. İnsana imkansız gibi gelen bu rakam çok hassas ölçümler sonucunda elde edilmiştir ve gerçekten de şaşılacak bir rakamdır.

Bir örnek konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olabilir. Eğer insanın kolları bir makineye bağlanarak saniyede 500 kere açılıp kapanmaya zorlansa, sonuç oldukça dramatik olur. Kolun omuza bağlandığı eklem parçalanır, bağlantılar yanar, kolu tutan bütün lifler kopar, ve kol tamamen sakat kalır. Eğer hareket bir saniyeden daha uzun bir süre yaptırılırsa, kol omuzdan çıkar ve kopar. İnsan için imkansız olan bu hareket, doğduğu günden itibaren sivrisineğin günlük yaşamının bir parçasıdır.

Elbette bu mucizevi olay, sivrisineğin yaratılıştan sahip olduğu çeşitli destekleyici sistemler sayesinde gerçekleşir.

Öncelikle, kanatları çırpan kasların ve bağlantılarının son derece güçlü ve dayanıklı olmaları gerekir.

Bir ikinci koşul ise bu kaslara enerji sağlanmasıdır. Bilindiği gibi hücreler, enerjiyi oksijen kullanarak sentezlerler. Oksijen kullanım kapasitesinin yükselmesiyle orantılı olarak dayanıklılık artar.

 

İnsan vücudunda oksijen akciğerden kana karışır ve kan yoluyla hücrelere ulaştırılır. Koşan bir insanın yorulmasının nedeni, zamanla hücrelere gerekli oksijenin ulaştırılamamasıdır. Yorulmanın bir başka sebebi, kas hücrelerinde laktik asidin ortaya çıkmasıdır. Bu asit hücrelerden atılmazsa yorgunluk hissine neden olur.

Bu durum sivrisinekler için oldukça farklıdır. Büyüklüğü kendi vücudunun büyüklüğüne yakın olan kanatlarını saniyede 500 defa çırpabilmek için, sivrisineğin çok fazla oksijene ihtiyacı vardır.

İşte bu yüzden sivrisineğin solunum sistemi tam da bu ihtiyacı karşılayacak şekilde yaratılmıştır. Solunum sistemi hemen hemen her hücreye ulaşan özel bir solunum borusundan oluşur. Bu boru doğrudan dışardaki havaya bağlı olduğundan, hücreler oksijen alışverişini aracı bir madde olmaksızın yaparlar. Artık maddeler de bu borular sayesinde hücrelerden atmosfere verilirler. İşte bu yüzden, sivrisinek bir dakika içinde binlerce defa kanat çırpar ve hiç yorulmaz.

Sivrisineğin kanatlarını bu kadar hızlı çırpabilmesi, ona uçuş için birçok avantaj kazandırır. Dikey durumda aşağı yukarı uçabilir, kolaylıkla ileri geri hareket eder. Sivrisinek, helikopter ve uçaktan çok daha üstün uçuş özelliklerine sahip kusursuz bir makine gibidir.

 

Bir uçağın veya helikopterin uçabilmesi için, özel olarak rafine edilmiş yakıtlar kullanılır. Oldukça pahalı olan bu yakıtlar, her uçuş öncesinde tekrar doldurulur. Oysa sivrisinek bütün enerjisini yediği bitki özlerinden alır. Uçaklar ve helikopterler her uçuş öncesinde bakımdan geçirilir, motor parçaları sürekli yenilenir. Sivrisinek ise bütün ömrü boyunca, sırtındaki kasların gücü sayesinde uçar ve hiçbir problemle karşılaşmaz.

Günümüz hava taşıtları ancak son yüzyılda geliştirilebilmiştir. Yıllar süren araştırmaların ve uzun çalışmaların sonucunda bugünkü özelliklerini kazanmışlardır. Kullanılan bilgi birikimi ise, yüzyılların bilgi birikimidir. Gelişmenin her aşamasında insan aklının düşünce ve tasarım gücü kullanılmıştır. Ancak teknoloji ne kadar ilerlemiş olursa olsun, insanoğlu doğadaki uçuş teknolojisinin çok gerisindedir. Mevcut hiçbir teknoloji, sivrisineğin boyutlarında ve onun uçuş özelliklerinde bir makine yapamaz.

Unutulmaması gereken, burada makinelerle karşılaştırdığımız varlığın 10 milimetre büyüklüğünde bir canlı olduğu ve bu canlının da milyonlarca küçük canlının (hücreler) biraraya gelmesiyle oluştuğudur. Dolaşım, boşaltım ve sinir sistemleri, her an atan bir kalbi, görebilen bir gözü, algılama sistemleri, protein sentezi yapan milyonlarca hücresiyle sivrisinek, uçak ya da helikopterden çok daha karmaşık bir birleşimdir.

İnsanlar bir uçağın ya da helikopterin nasıl meydana geldiği sorusuna, usta mühendisler ve gelişmiş fabrikalar tarafından yapıldığını söyleyerek cevap verirler. Bu araçların, metallerin tesadüfi birleşmeleri sonucunda oluştuklarını iddia etmenin bir deli saçması olduğunu da gayet iyi bilirler. Ancak aynı insanların bir kısmı, bu iki araçtan da üstün olduğu tartışma götürmeyen sivrisineğin, "evrim sürecinde meydana gelen tesadüfler" tarafından, yani hiç bir planlayıcı olmadan varolduğunu iddia edebilmektedirler.

Böyle yapmakla sadece kendilerini aldatmış olurlar. Sivrisinek yoktan varolan, bir bataklıklığın içinde veya bir su birikintisinde, birçok mucizevi aşamadan sonra dünyaya gelen bir böcektir.

 

 

SONUÇ

Dünya literatüründe, sivrisinek hakkında yazılmış birçok kitap, yapılmış sayısız araştırma vardır. Ancak bu kitabın amacı, bu çalışmalardan çok daha farklıdır. Amaç sivrisineğin çiftleşmesi, yumurtlaması, beslenmesi hakkında genel bilgi aktarmak değildir.

Amaç, bu konu vesilesiyle insanın hayatındaki en önemli gerçeği hatırlamasını sağlamaktır.

Amaç, insana, kendisinin gerçek sahibini, yani Alemlerin Rabbi'ni ve O'na karşı olan sorumluluklarını hatırlatmaktır.

Sıradan bir canlı gibi gözüken sivrisineğin, insanlara gösterilmiş ne kadar büyük bir yaratılış delili olduğu bir kez daha anlaşılır:

-Yumurtlama zamanı gelen anne sivrisineğin, karnındaki ısı ve nem reseptörü sayesinde en uygun bölgeyi tespit etmesi..

-Yumurtalarını suya bırakan sivrisineklerin, ilerde yavrularının karşılaşacağı problemleri düşünerek çeşitli tedbirler almaları..

-Yumurtaların olumsuz şartlarda _zamanları geldiği halde_ çatlamadan uygun koşulların oluşmasını beklemeleri..

-Yumurtaların kendi kendilerini kamufle etme yetenekleri..

Anne sivrisineğin yumurtalardan bir sal yaparak, yumurtaların kaybolmasını ve suya batmasını engellemesi..

-Yumurtaların birleştirildiklerinde bir sal oluşturacak en uygun yapıya sahip olmaları, altlarında bir hava boşluğu bulunması..

-Sıtma sivrisineklerinin yumurtalarının üzerinde bulunan, yumurtaların suya batmalarını engelleyen cansimdine benzer yapılar..

-Marangoz sivrisineğin, bitki köklerini keserek yumurtalarına en uygun ortamı hazırlaması..

-Dünyaya yeni gelen bazı larva cinslerinin, bitkilerin köklerinde oksijen bulunduğunu bilip, kökleri keserek bu oksijene ulaşmaları..

-Larvaların beslenebilmesi için suyu akıntı yaratarak süzmesini sağlayan, ağız etrafındaki özel dizayn edilmiş fırçalar..

-Larvanın kendisine uygun bir ev yapması ve ihtiyacı olan bütün malzemenin doğuştan ona verilmiş olması..

-Akıntılı sularda yaşayan larvaların kuyruklarında bulunan ve bir yerlere tutunarak akıntıya kapılmamalarını sağlayan kancalar.

-Başaşağı suyun içinde duran larvanın, suyun üzerine uzanan ve nefes alabilmesini sağlayan-dalgıçların kullandıkları şnorkellere benzeyen- hava borusu..

-Borunun içinde bulunan ve borudan içeri su kaçmasını engelleyen, özel izolasyon maddesi..

-Güneş altında günlerce kalan ve şeffaf bir deriye sahip olan larvaların, güneşten kavrulmalarını engelleyen özel ürik asit kalkanı..

-Pupa dönemine geçişte, larvanın derisini kırmasına yarayan ve bu aşamadan sonra kaybolan özel organ..

-Pupanın son değişim aşamasında, su yüzeyinde bulunan baş tarafından çatlaması _başka bir noktadan çatlarsa kozanın içi ıslanır_.

-Kozanın baş tarafının yine özel bir maddeyle yalıtılmış olması..

-Sivrisineğin suyun içindeki pupadan, vücudunu ve kanatlarını suya hiç temas ettirmeden çıkması..

-Suyun içinde yaşayan bir canlıyken, buradan kusursuz bir uçuş makinesi olarak çıkması..

-Erkek sivrisineğin, dişisini, kanat çırpma frekansından tanıması..

-Sivrisineğin avını ısırmak için kullandığı, altı parçadan oluşan kesme, delme ve emme mekanizması..

-Açtığı yarayı uyuşturması, böylece kurbanına farkettirmeden kan emebilmesi..

-Açtığı yaraya, kanın pıhtılaşmasını engelleyen bir sıvı dökerek, kan emme işlemini devam ettirebilmesi..

-Avının yerini saptamada, ısı, nem, karbondioksit ve kimyasal maddelere duyarlı sistemler kullanması..

Bir santimetrelik sivrisinek, ne mutasyon, ne tesadüfler ne de doğal seçilim mekanizmalarıyla varlığı açıklanamayan birçok mucizevi özelliği içinde barındırır. İşte bu yüzden;

Tüm bu işlem üzerinde biraz durup düşünmek ise, bizi çok önemli bazı sonuçlara ulaştırır.

Sivrisinek ihtiyacı olan kana ulaşabilmek için yalnızca üstün algılama sistemleri, kesme ve emme mekanizmalarıyla değil, kimyasal bir bilgiyle de donatılmıştır. Çünkü sivrisinek, yukarda belirtildiği gibi, kanın pıhtılaşmasını engelleyen bir salgı kullanmaktadır. Hem de hiç tanımadığı, bilmediği bir vücudun savunma sisteminde yeralan bir enzime karşı. Dahası bu salgı, sivrisineğin bir cerrah gibi kestiği canlı dokuları uyuşturma özelliğine sahiptir.

 

 

Yaratıcımızı daha çok hatırlamak için hep sebebimiz var. Tek hareketle hayatına son verebildiğimiz şu küçük sivri sineğe de bakın hele. Rabb' im sen çok büyüksün.  

9/6/2007

CENGİZ TORAMAN LA İLGİLİ AKLIMDAKİ TÜM NOTLAR

 

 

Cengiz Toraman, “Eski Amatör Eskişehir Halk Evi Tiyatro grubundan hocamdır. Ben o zamanlar lise ye giderdim. O’ da Anadolu Üniversitesi’ nde araştırma görevlisiydi. İri yapılı bir vücudu, gamzeli bir yüzü vardı. Siyah çerçeveli gözlük takardı. Ben de o gözlüklere meraklıydım o zamanlar. Bir sefer istedim, verdi. Taktım gözüme. "Çıkar" dedi. "Mecbur kalmadıkça gözlük takma. O güzel yüzünü bu çerçeveyle kapatma" dedi. O açıdan hiç bakmamıştım gözlük olayına.  Etrafımdaki olaylara değişik gözlerle bakmayı ondan öğrendim ilk. O ayrıca “entelektüel” olmanın sözlük anlamını bizlere yaşayarak öğreten adamdı.

Prova aralarında genel kültürünü konuştururdu hep. “Bir insan, bu kadar bilgiyi beyninde nerelere sığdırabilir?” diye hayretler içinde kalırdım. Cengiz Hoca ayrıca çok yetenekliydi. Gitar çalar, şarkı söyler, çok güzel şiir okurdu. Nazım Hikmet’ in

ŞEHİR AKŞAM VE SEN

(Koynumda çırılçıplaksınız

Şehir, akşam ve sen

Aydınlığınız yüzüme vuruyor

Bir de saçlarınızın kokusu.

Bu çarpan yürek kimin

Sesleri soluklarımızın üstünde küt küt atan

Senin mi şehrin mi akşamın mı yoksa benimkisi mi?

Akşam nerde bitiyor nerde başlıyor şehir

Şehir nerde bitiyor sen nerde başlıyorsun

Ben nerde bitip nerde başlıyorum? )

 

şiirine beste yapmıştır. Bu şarkıyı, Nazım Hikmet’ in ölüm yıldönümü dolayısıyla  hazırladığımız “Memleketimden İnsan Manzaraları” adlı şiir dramatizasyonunu sahnelediğimiz gece söyledi ve çok alkış aldı bu şarkıyla.; gerçekten mükemmeldir.

Prova aralarında birçok Nazım Hikmet şiiri okurdu bize.

MASALLARIN MASALI

 

Su basında durmuşuz,
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana.

Su basında durmuşuz,
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana, bir de kediye.

Su basında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, bir de günesin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

Su basında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, günesin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

Su basında durmuşuz.
Önce kedi gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim,
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak;
sonra o da gidecek...

Su basında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze..

 

Nazım HİKMET

 

şiirini ilk ondan duymuştum, çok güzel okur.

 

Ayrıca Provalarda Bertolt Brecht’ in şiirlerinden de okurdu. Aklımda kalan bir tanesi:

 

 

İYİLİK ÜZERİNE

 

Anladık iyisin,

Ama neye yarıyor iyiliğin.

 

Seni kimse satın alamaz,

Eve düşen yıldırım da

Satın alınmaz

Anladık dediğin dedik,

Ama dediğin ne?

Doğrusun, söylersin düşündüğünü,

Ama düşündüğün ne?

Yüreklisin,

Kime karşı?

Akıllısın,

Yararı kime?

Gözetmezsin kendi çıkarını,

Peki gözettiğin kimin ki?

Dostluğuna diyecek yok ya,

Dostların kimler?

 

Şimdi bizi iyi dinle:

Düşmanımızsın sen bizim

Dikeceğiz seni bir duvarın dibine

Ama madem bir sürü iyi yönün var

Dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine

İyi tüfeklerden çıkan

İyi kurşunlarla vuracağız seni

Sonra da gömeceğiz

İyi bir kürekle

İyi bir toprağa.

         

Güler güzlü etrafına pozitif enerji yayan biridir Cengiz Hoca, bir insan olarak da her zaman takdir edilesidir ve çok Nezaketli biridir ayrıca. Cep telefonları çoluk çocuğun eline düşmemişken onun bir tane vardı. Bir gün "Lysistrata" oyununun provasındayken çaldı telefon ve dışarı çıktı. Tekrar döndüğünde : "arkadaşlar, annem rahatsız. Onun için açık bıraktım, hepinizden özür dilerim." dedi ve prova aynen kaldığı yerden hiç kesinti olmamış gibi devam edebildi.

Yine bir gün Anadolu üniversitesinin düzenlediği 20 günlük amatör tiyatro gruplarına yönelik kurstayız. Sabahları bize ısınma çalışmaları yaptırıyor. Anadolu üniversitesi sahne sanatları bölümünden başlayan kısa yolculuğumuzu, koşmak suretiyle Anadolu üniversitesi Yunus Emre Kampusü’ nün tam ortasındaki,  "Japon bahçesi" denilen yemyeşil, güzel bahçeye gelip ısınma hareketlerimizi yaptıktan sonra , oradan da tekrar bölümün önündeki, Efes tiyatrolarının minik taklidi olan ve Cengiz hocanın’ sa, “Abuzürt Tiyatro” dediği minik tiyatronun önünde bitiyoruz..

Bu keyifli yolculuk sırasında yoldan geçenlere en neşeli halimizle "Günaydın!" dememizi istiyor. Herkese "günaydın" diyoruz. Çok şaşırıyor duyanlar, gülücükler beliriyor yüzlerinde onlar da bize "Günaydın" diyorlar. İşte Cengiz Hoca böyle güler yüzlü böyle cana yakın biridir.

 

Cengiz Hoca hep bir kızı olsun isterdi. “Neden kız istiyorsunuz illa?” Diye sormuştum bir gün ve bana şöyle dedi: “Bu toplumda erkekler bir şekilde yer etmişler. Hayatları bayanlara nazaran daha kolay yürüyebiliyor bir çok durumda.” dedi. “Ben de kız evlat yetiştirmek istiyorum, böyle bir ortamda ki benim kız evladım istediği gibi yaşasın. Yani en azından bir kız bu şartlarda yaşamamış olsun.

 

 

Yeni türkü dinleyince aklıma geldi birden Cengiz Hoca. Çünkü Yeni Türkü’ nün, Murat Han Mungan’ ın

İSTERSEN HİÇ BAŞLAMASIN

İstersen hiç başlamasın
Bu hikaye eksik kalsın
Onca yaraların ardından
Yeni bir aşk yaratamazsın

Örselenmiş bir çocukluk
İşte benim bütün hikayem
Kaç sevda geçse de yüreğimden
Bu yıkıntıları onaramazsın

İstersen hiç başlamasın
Geç kalmışız birbirimize
Yanlış kapılarda geçmiş bunca yıl

Dönemeyiz artık ilk gençliğimize
İstersen hiç başlamasın
Söz verelim kendimize

 

 

 

 

Dizelerine besteledikleri bu şarkıyı ilk O’ ndan dinlemiştim; çok da güzel söylemişti. Sonra gidip Yeni Türkü’ nün kasetini almıştım. Bu şarkıyı tek kişilik oyunu “Şahmeran' ın Bacakları” ndan sonra söylemişti. Bu performansı herkes görmeli. Kendi yazıp oynadığı tek kişilik bu oyun çok keyifliydi.

Cengiz Hocayla en son halkevi tiyatrolarında yönettiği Lysistrata oyununda beraberdik. Hiç önemli olmayan bir rolüm vardı orda. Bu oyundan önce Nazım Hikmet in “Memleketimden İnsan Manzaraları” kitabından bir bölümün şiir dramatizasyonunu yapmıştık. Orda bana çok önemli bir rol verdi. Sadece "hayır" diyecektim. Ama bu hayır kitabın o bölümünün ana fikri gibiydi. Çünkü Gabriel isimli bir devrimciye "iltica et hayatın kurtulur." diyeceklerdi ve o da "hayır" diyecekti. Bu önemli bir durum, her devrimci bunun için ölür. "hayır" der ve ölür ama ölürken gururludur. Bunu şimdi anlıyorum ben. O zamanlar liseye gidiyordum ve bir bakıma mecburen bulunuyordum o ortamda. “hayır” ın anlamını kendi içimde kavrayamadığımdan onun istediği gibi söylemiş olduğumu düşünüyorum. Bu yüzden Lysistrata da önemli rol olamadığımı düşünürdüm o zamanlar ama o hep derdi: “küçük rol yoktur küçük oyuncu” vardır. Ben o zamanlar buna da razı olamazdım ama sırf o öyle diyor diye, öyle düşünürdüm.

Bu oyun çok maceralı geçmişti. Prova yapacak yer bulamadık. Bulduk bu sefer arkadaşların (arkadaşlar dediğime bakmayın ablalar abiler yani) provalara geç gelmesi nedeniyle çok sinirlendi ve oyunu iptal etti. Çünkü kendisi çok düzenli ve sorumluluk sahibi biriydi. Bir gün bununla ilgili bir konuşma yaptı ve dondurdu bizi gitti: “ben” dedi “buraya emek veriyorum ve benim için önemli ve çok fedakârlık yapıyorum burası için” dedi. İngilizce kursu Anadolu üniversitesinde devam eden görevi derken günde 4 saat uyuduğunu söylerdi. Bu yüzden bu duruma hem çok sinirlenmiş hem de çok üzülmüştü. Biz de aldık takkeleri önümüze düşündük grup olarak. Çalışmalara, O olmadan bir arkadaşın evinde devam ettik. Sonra tekrar görüştük. Oyunu tekrar başlattı fakat bu seferde oynayacak yer bulamadık. Bütün emeklerimizin boşa gitmesi söz konusuydu. Bunun üzerine büyük bir piknik düzenleyip Eskişehir fidanlık mesire yerinde oyunu sergiledik. Hem bu durum  O’ nun insan mizacına da çok uygundu. Orda piknik yapmak için bulunan kişiler de izleyebileceklerdi ve para vermeyeceklerdi.

 

 

Bu oyundan uzun bir süre sonra bir kere ziyaretine gittim, Anadolu Üniversitesi  içinde staj yaparken. odasının bulunduğu koridor gür sesiyle inliyordu. “Yaşasın!” dedim “yerinde demek ki.” Telefon da konuşuyordu keyifle. İçeri girdim, otur işareti yaptı. Telefondaki eşi Duru Hanım’ dı. Adı gibi dupduru güzelliği olan sarışın ufak tefek bir kadındı Duru hanım. Duru hanım, bir telefon numarası yazdırıyor. Cengiz Hoca’ da telefonun tuşlarına basıyordu. Sonra bastı kahkahayı “Ah karıcım” dedi “Sen olmasan ben napardım? Tuşlara basıyormuşum yahu” dedi ve yine güldü. (Allah neşeni bozmasın hocam.) Telefonu kapatınca bana döndü gülümseyerek “Hoş geldin” dedi. “Neler yapıyorsun uzun zaman oldu görüşmeyeli” dedi. Ben de “evet maalesef” dedim ve o ana kadar olanları kısa özet geçtim. Yakında evlenecek olmamdan bahsettim. o da bana öğütler verdi. “Çalışmalısın tabii” dedi. “Evlilik çok özel bir kurumdur” dedi. “Ceketleriniz şu askıda durmalı ve siz ceketleri alıp çıkma özgürlüğüne sahip olmalısınız” dedi. “Evliliğinizde bu ceketlerin orda asılı olması zorunluluğu olmamalı sizi tutan, istediğiniz zaman alıp çıkabilmelisiniz” dedi.

 

Cengiz Hoca’ yı son görüşümdü bu. Keşke onu şu yaşlarımda tanısaydım. Söylediklerinden alacağım çok fazla ders olurdu. Ben ona hayrandım ve sanırım bu duygu ona faklı şekilde yansıdı. Emin değilim ama ona aşık olduğumu sanıyordu galiba. Ama hiç öyle bir durum yoktu ben ona “keşke böyle bir abim ya da babam olsa” gözüyle bakardım. Bu öğretmenine aşık olma durumu çok saçma gelirdi bana hala da öyle. Babam da öğretmendi. Bir öğrencisinin babama aşık olduğunu düşünürdüm hep. Nasıl olabilir ne kadar saçma, evli barklı, çoluklu çocuklu adam. Hem yaş olarak da arada uçurumlar var.  Ne kadar anlamsız boşuna bir duygu olurdu. Ama O eminim benim ona aşık olduğumu sandı. Hocam inşallah bir gün bu yazıyla karşılaşırsınız. Keşke sizin gibi bir babam ya da abim olsaydı.

 

 

Cengiz Hocayı artık televizyonda görüyoruz. STV’de “Beşinci Boyut “adlı bir dizide “Salih” adında bir iyilik ruhunu oynuyor. İyilik ve o yardımseverlik, güler yüz, her konuda fikri olma durumları çok uygun şeyler onun için. Bu rol de çok yakıştı bu bakımdan O’ na. Ben O’ nu tanıdığım kadarıyla bu rol ona fazla tezat olmalı bu dini inanış bakımından.. Ama O başarıyla yapıyor ve ben buna “profesyonellik” diyorum. Tebrik edilesi.

Zamanın çocuk düşleriyle bir senaryo yazmıştım ve bunu hayata geçirmesi için ondan yardım istemiştim. Ne büyük cesaretmiş. Bana o zaman “bunlar gecekondu kızı hayali” demişti. Ayrıca “dizilerde oynamak etik değildir” demişti. Söylediğini yutacak biri değil bu sorunun cevabını merak ediyorum.

Cengiz Hoca’ nın insanı içini ısıtan o Allah vergisi gülüşünden alacağımız çok ders var. O gülüş çok güzel bir şekilde değerlendirildi. Şimdi o gülüşüyle insanlara güzel şeylerin varlığını hatırlatıyor. Bir gün o gülüşüyle bir poz vermesini istemiştim. “Hocam güzel gülün de gamzeleriniz de çıksın.” demiştim. İşte o zamn objektifime böyle  gülümsemişti:

 


 

O 20 günlük tiyatro kursunun sonunda herkesten hatıra defterime bir şeyler yazmasını rica etmiştim. Cengiz Hoca bunları yazmıştı:

 


 

Geceyi süpürüp günü getirmek için çaba gösteren herkese (Hocam başta size) “Sevgi!” ve “Selam!” olsun. Saygılarımla..

 

9/6/2007

CENGİZ TORAMAN Hürriyet Gazetesi - 12 Temmuz 2005 ROPORTAJI

<****** language=JavaScript src="http://us.geocities.com/js_source/div03.js">

"İnsan Olmayı Başarmak "

STV'de yayınlanan "5.Boyut"dizisinin başarılı oyuncusu Cengiz Toroman'la hem dizideki rolünü hem de kariyerini konuştuk.Toroman,"İnsan olmayı başarmak bir kişinin kariyerinde ulaşabileceği en yüksek noktadan daha anlamlı..."diyor.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

1972’de Eskişehir’de bir işçi ailesinin çocuğu olarak doğdum. Üniversite çağımda maden mühendisliği bölümünü kazandım. Bu dönemde kendimi amatör tiyatronun içinde buldum. Dördüncü sınıfa geldiğimde Anadolu Üniversitesi’nin Konservatuar sınavlarına girdim ve kazandım. Bitirdikten sonra okulumda hocalık yaptım. Bir yandan da Tiyatro Anadolu’da oyuncu olarak çalıştım. Bu arada müzikle de ilgilendim. Gitar, ud, buzuki gibi enstrümanları, kendimi ve çevremi hoşnut edecek kadar çalabiliyorum. Evliyim. En büyük tutkularımdan biri deniz… Denize, bıkmadan saatlerce bakabilir ve bu sürede hiç bir şey düşünmeyebilirim. Bıkmadan yaptığım bir başka iş de çocuklardır. Onlarla çok eğlenerek oyun oynarım. Bunların dışında balık tutarım, gezerim, şarkı söylerim, güzel yemek yaparım ve güzel yerim. Orhan Veli’nin dediği gibi, bilmem ki, daha bin bir tane huyum vardır. Aklıma bir çırpıda geliverenler bunlar işte.

Bize biraz oyunculuk geçmişinizden bahsedebilir misiniz?

Anadolu Üniversitesi Konservatuar Bölümü mezunuyum. Okulumda hocalık ve Tiyatro Anadolu’da oyunculuk deneyimlerim oldu. Ardından, yazdığım bir oyunu Eskişehir Şehir Tiyatroları iki sezon oynadı. Tiyatronun oyuncu, yazar, müzisyen, yönetmen gibi çeşitli alanlarında yapmadığım iş kalmadı. Bu arada Ergin Orbey, Erol Keskin gibi önemli isimlerin asistanlığını yaptım. Master derecemi aldım. Ama Tiyatro Anadolu benim ikinci okulumdur diyebilirim. Tiyatrocuların disiplinli olduğu söylenir. Sizde öyle misiniz? Tiyatroculara disiplinli dersem, diğer kişilere haksızlık olur. Her sabah şafakla uyanıp fabrikada kart basan işçilerden tutun da, çocuğunun karnını doyurup okula gönderen anneye kadar insanların büyük bir çoğunluğu disiplinsiz olma ayrıcalığına sahip değil. Belki şu söylenebilir; tiyatro doğası gereği birlikte yapılan bir sanat. Tiyatrocular bilirler ki, bir zincirin gücü; en zayıf halkasının gücü kadardır. Ve herkes zayıf halka olmamak için çalışır.

"5. Boyut" dizisinde canlandırdığınız Salih karakterini tarif edebilir misiniz?

Salih sevdiklerine bağlı, memleketini ölümü göze almak pahasına seven, inançlı bir kişi. Yoksul değirmeninde buğdaylarla birlikte kendi nefsini de öğüterek eğiten, aza kanaat eden güçlü kuvvetli bir insan. Salih'le aranızda benzerlik var mı? Bu soruya yanıt vermemi kendini beğenmişlik olarak görmezseniz umarım. Salih, olunması çok zor, belki de imkansız bir karakter donanımına sahip. Bana gelince, ben de herkes gibi biriyim işte; zayıflıkları olan, yanlışlar yapan... Ama ir oyuncu bir rolü gerçekleştirirken önce kendinden, kendi yaşamından ve kendi özelliklerinden yola çıkar.

Dizi furyasının alıp başını gittiği bir dönemde "5. Boyut", bir farklılık ortaya koyabilecek mi?

Senaryoyu okuduğumda bir kaç sahnede gözlerimin dolduğunu itiraf etmeliyim. Senaryonun geneline hakim olan bir farklılık, başkalık vardı. Çekimler sırasında da, her ayrıntı üzerinde kılı kırk yaran bir çalışma yapıldı. Umarım insanlar dizimizdeki bu emeği, özeni farkedecektir.

Yeni projeleriniz var mı?

Ufuktaki projeler için söylenebilecek tek şey var; kısmet... Çonko bir yol ayrımında olduğumu hissediyorum.

Kariyerinizde ulaşmak istediğiniz nokta neresidir? Hayatta en çok neyi başarmak istiyorsunuz?

Yaşamım boyunca bir kariyer planım olmadı. Ben hayatta “bir şey olmak isteyen” insanlardan değilim. Yalnızca bir şeyler yapmak istiyorum. Ve tüm enerjimi yapmak istediklerime yönlendiriyorum. Eğer bunlar beni bir yere taşırsa, o yerin hakedilmiş bir yer olmasını isterim, o kadar. Hayatta en çok başarmak istediğim şeye gelince, şu kadarını söyleyeyim ki, insan olmayı başarmak herhalde bir kişinin kariyerinde ulaşabileceği en yüksek noktadan daha anlamlı bir başarıdır. En azından benim için...

Cengiz Toraman
Hürriyet Gazetesi - 12 Temmuz 2005

<****** language=JavaScript src="http://us.i1.yimg.com/us.yimg.com/i/mc/mc.js"> <****** src="http://us.i1.yimg.com/us.yimg.com/i/mc/mc1.js"> <****** src="http://us.i1.yimg.com/us.yimg.com/i/mc/mc2.js"> <****** language=JavaScript src="http://geocities.com/js_source/geov2.js"> <****** language=**********>geovisit(); setstats1

9/6/2007

CENGİZ TORAMAN

Oyuncu.

1972 yılında Eskişehir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Eskişehir’de tamamladı. 1989 yılında Eskişehir Anadolu Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi Maden Mühendisliği Bölümü’ne girdi

Aynı yıl Eskişehir Halkevi’nde amatör tiyatro çalışmalarına başladı. Bu süreçte çeşitli oyunlarda amatörce sürdürdüğü oyunculuk çalışmalarının yanı sıra; Ferhan Şensoy’un Şahları da Vururlar, Erman Canatan’ın Batakhane Güzeli, Oktay Arayıcı’nın Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi oyunlarının özgün müziklerini besteledi.

1992 yılında Maden Mühendisliği’ni son sınıftan bırakarak, Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Sahne Sanatları Bölümü Tiyatro Oyunculuğu Ana Sanat Dalı’na girdi. Konservatuvar öğrenciliği sürecinde, Ergin Orbey’in yönettiği Antigone, Dinçer Sümer’in yönettiği Martı, Ned Bobkof’un yönettiği Ziyaret ve Murat Karasu’nun yönettiği Oyun Nasıl Oynanmalı? adlı oyunlarda oynadı.

Yine bu süre içinde amatör tiyatro çalışmalarına çalıştırıcı olarak devam etti. Çeşitli amatör üniversite topluluklarına temel tiyatro dersleri verdi. Nâzım Hikmet’ten derlediği bir kolajı, bu dersler bağlamında sahneye koydu.

1996 yılında Murathan Mungan’ın Şahmeran’ın Bacakları adlı uzun öyküsünü, dengbej, meddah ve Avrupa anlatı geleneği bağlamında ele aldı. Mustafa Sekmen’in yönetimindeki bu eğitim çalışmasını tek kişilik bir oyun olarak Eskişehir’in çeşitli mekanlarında ve Kocaeli Bölge Tiyatrosu’nun çağrılısı olarak İzmit’te oynadı.

Aynı yıl konservatuvardan mezun oldu ve araştırma görevlisi olarak göreve başladı. 1997-1998 öğrenim yılında Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tiyatro Ana Sanat Dalı master programının ders yılını başarı ile tamamladı. 1998-1999 öğrenim yılında Anadolu Üniversitesi’nin hizmet içi yabancı dil programını tamamladı.

Ara verdiği master programına tez aşamasında devam etti. 1960-1970 Yılları Arasında Türk Tiyatrosu’nda Toplumsal Beğeni başlıklı tez çalışmasını 2002 yılında tamamladı. Konservatuvarda araştırma görevliliği sürecinde, sırasıyla; Cadı Kazanı adlı oyunda Mehmet Ege’nin, Son adlı oyunda Metin Balay’ın, Bir Ata Krallığım adlı oyunda Ferdi Merter’in, Marius ve Sandalım Kıyıya Bağlı adlı oyunlarda Dinçer Sümer’in yönetmen yardımcılığını yaptı. Ayrıca Sandalım Kıyıya Bağlı oyununun müzik direktörlüğünü yaptı. Bu oyun 2002 İstanbul Tiyatro Okulları Yarışması’nda En İyi Oyun ve En iyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerini aldı.

Eskrim, dans, ses-konuşma, sahne bilgisi, doğaçlama derslerinde,sırasıyla; Zeki Tümlü, Gülüm Pekcan, Levent Dönmez, Ergin Orbey ve Erol Keskin’in ders asistanlığını yaptı. Bu derslerin yanı sıra sahne çalışması ve oyunculuk derslerinin asistanlığını yaptı. 1998 yılında Eskişehir Halkevi Tiyatrosu’nda Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları adlı kitabından seçilmiş kimi bölümleri sahneye koydu. 1999 yılında yine Eskişehir Halkevi Tiyatrosu’nda Aristophanes’in Lysistrata adlı oyununu sahneledi. Anadolu Üniversitesi Tiyatro Topluluğu olan Tiyatro Anadolu’da Murat Karasu’nun yönettiği Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım ve Dinçer Sümer’in yönettiği Eski Fotoğraflar adlı oyunlarda oynadı. Eski Fotoğraflar adlı oyunda ayıca yönetmen yardımcılığı yaptı. Bu oyunların yanı sıra Levent Dönmez’in yönettiği Keşanlı Ali Destanı ve Bülent Acar’ın yönettiği Fırtına adlı oyunlarda oynadı. Konservatuvarda, Bülent Emin Yarar’ın yönettiği Kuşlar adlı oyunun müzik direktörlüğünü yaptı.

Yazdığı Kutup Yıldızı adlı çocuk oyunu, 2001 yılında Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda iki sezon oynadı. 2002-2003 öğretim yılında Tennesse Williams’ın Arzu Tramvayı adlı oyununu sahneye koydu.

2002-2005 yılları arasında konservatuvarda oyunculuk ve sahne çalışması derslerini verdi. 2005 yılında konservatuvardaki görevinden ayrılarak televizyonda oyunculuk yapmaya başladı.

2007 yılında OLMAK YA DA OLMAMAK (Adaylar ve Eğitmenler İçin Oyunculuk Sınavlarına Hazırlık Kılavuzu) adlı kitabı yayımlandı.

Amatör olarak gitar, ud, buzuki çalmakta, şarkı söylemekte ve beste yapmaktadır.

8/5/2007

BİR UMUT..

BİR DERGİNİN DÜZENLEDİĞİ YARIŞMAYA KATILIP DERECEYE GİREMEDİĞİM HİKAYEM..SAĞLIK OLSUN                                                    

 

 

 

 

 

Aynı mahallenin gülleri gibiydiler. Birinin altın sarısı saçları, umut mavisi gözleri, diğerinin de aksine simsiyah saçları, kocaman boncuk gözleri vardı... Güneş gibi aydınlık yüzleriyle görenleri hayrete düşüren bu çocuklar, pırlanta gibiydiler. Birinin adı Ümit, diğerinin adı ise, Umut’ tu. Bu ikiz gibi büyüyen çocuklar aynı mahallede komşu apartmanda doğdular. Aileleri tanışıyordu, bu yüzden ikizmiş izlemi verecek isimler koymaktan ve çocukların ikiz gibi büyümelerinden rahatsızlık duymadılar, bilakis mutluydular.

Çocukların yürekleri öyle sevgiyle doluydu ki… Yardım severlikleriyle, sürekli gülümseyen şirin yüzleriyle, masum tavırlarıyla insanın içini ısıtıyorlardı. Daha okula gitmezlerken, dünyayı kurtarma hayalleri olan bu çocuklar, sabah erkenden kalkıp kedi, köpek, kuş peşinde koşarlar, kendi uydurdukları masallarda, sırayla başkahraman olurlardı. Bazen Süpermen olup dünyayı kurtarırlar, bazen de Batman olup kötülükleri kurtardıkları temiz dünyalarından uzak tutarlardı. Mahallede herkesin işini görürlerdi. Bakkaldan bir şey mi alınacak hemen hallederler, biri mi taşınacak hemen yükün altına girerlerdi kendilerince.

Dışardan bakınca iki kişi gibi görünen bu çocuklar tek kişi gibiydiler. Sanki minik kalplerinin atışı aynı ritimdeydi. Birbirlerine çok bağlıydılar. Altın gibi kalpleri vardı. Birilerine yardım etmekten duydukları haz, birilerinin işine yaradıkları anda hissettikleri sevinç onlara bir ömür yetecek gibiydi.

Umut'un anne ve babası kültürlü, sevecen ve iyi niyetli insanlardı. Umut anne ve babasının kavga ettiklerini hiç görmezdi. Aksine beraberken çok mutluydular. Birbirlerine bakarlarken gözlerinin içi parlıyordu. Umut her gece, masum cümleleriyle, anne ve babasını, önce birbirlerine, sonra ikisini birden kendisine hediye ettiği için Allah Baba’ya dualarıyla teşekkür eder ve Ümit gibi bir arkadaşı olduğu için mutlu olur, huzurla uykuya dalardı.

Ümit’in anne babası ise hep meşguldüler. Her günleri dolu geçer, her günün sonunda çok yorgun olurlardı. Çocuklarının hiç bir duygusal ihtiyacı ile ilgilenmezler, maddi ihtiyaçlarını ise fazlasıyla karşıladıklarında diğer ihtiyaçların önemini azaltmış olduklarını düşünürlerdi. Evde zaten var olan huzursuz ortam giderek daha da çekilmez hale geliyordu. Fakat Ümit’in anne ve babası çocuklarının bu durumdan etkilenebileceğini hiç hesaba katmıyorlardı. Onlar kendilerince, kendi dertlerine düşmüşlerdi ve sorsalar bu dert onlara fazlasıyla yetiyordu zaten. Ümit bunları anlamayacak kadar küçüktü. Çoğu zamanını Umut ve onun ailesiyle geçirdiği için de sevgi ihtiyacını onlarla fazlasıyla karşılıyordu. Bu yüzden bu sevgisiz ortam henüz tehlikeli boyuta varmamıştı. Ümit, Umut' la beraberken daha güçlüydü daha sevecen ve çok çok daha mutluydu.

Umut’ un annesi etrafında da sevilen iyi yürekli bir sınıf öğretmeniydi. Öğretmenlik mesleğinin hele ki ilkokul öğretmenliğinin ne kadar kutsal bir görev olduğunu biliyor, mesleğine verilen değer azalsa da, çocukların ahlakları gün geçtikçe kötüye gitse de, yapmaya çalıştıkları çevresindeki insanlar tarafından çok özverili ve gereksiz görülse de, yılmadan öğrencilerine önce iyi insan olmayı öğretiyor sonra da onları bilgiyle donatıyordu. Ömrünü öğrencilerine bir şeyler anlatmakla geçirmiş, öğrencilerine anlatmaya çalıştığı şeyleri kendi çocuğunda yaşatmayı amaç edinmiş ve gidiş hat itibariyle de başarılı olan bir anneydi Şefika Hanım.

8/5/2007

BIR UMUT...

Umut ve Ümit sırta sırta verip, yaşamlarına devam ediyorlardı. Nihayet okula başladılar. Öylesine meraklıydılar ki hemen okumayı yazmayı öğrendiler.  Sosyal bir ortamda büyüdükleri için hemen ortama uydular, uyamayanları da içlerine alıp güzel arkadaşlıklar kurdular. 

Çocuklar büyüdükçe alışkanlıkları değişmeye başlıyordu. Umut, çok fazla kitap okurdu. Bu onun hayal gücünü geliştirmeye yardımcı olmuş hatta kendi çapında da ufak hikayeler yazmaya başlamıştı. Sanatın her alanı ilgisini çekiyordu. Resim yapmaktan, oyun hamurlarına şekil vermekten, şarkı söylemekten çok hoşlanıyordu. Bunun yanında derslerine de çok önem veriyor hiçbir ödevini ertesi güne bırakmıyordu. 

Ümit, daha yaramazdı. Dersleri için yeterli zekaya sahip olduğu halde başarısız oluyordu. Aklı hınzırlıklara çalışıyor ve giderek asileşiyordu. Bu konuda etrafındaki insanların, sabırlarını da tüketmeye başlamıştı. Ama bu hırçınlığın aslında bir sebebi vardı. Komşu apartmanlardaki iki eve dışardan aynı anda bakılsa Umut’ ların tarafta huzur dolu bir manzara vardı. Manzarada keyifle yenmiş bir akşam yemeğinin ardından içilen keyif kahvesinin yüzlerdeki rahatlığı ve üç kişilik bir ailenin neşe dolu sohbetlerindeki sevinç, görülüyordu. Ümit’ lerin manzarasında ise birbirlerine bağırıp çağıran anne baba ve bu kavga seslerini duymamak için kulaklıklarını elleriyle tıkamış, gözlerinden akan boncuk yaşlara mani olamayan küçük bir çocuk görülüyordu.

Komşu iki apartmanın bu manzarası senelerce tekrarlandı. Fakat zamanla değişen şeyler vardı. Zaman çabucak geçiyor çocuklar büyüyordu. Ümit, artık,  kavga seslerini duymamak için kulaklarını tıkamıyor, bilgisayarının sesini açıyordu...

Okulun yaz tatiline girmesine kısa bir zaman kalan günlerden birinde Umut'ların evde her zamanki gibi bir gün başlıyordu. Umut, Umut’un babası Adnan Bey ve Şefika Hanım, kahvaltı için masaya oturdular. Şefika Hanım’ ın yüzünde bir solgunluk fark ediliyordu. Zaten başının çok ağrıdığından ve son günlerde gözlerinin bulanık görmesinden şikayetçiydi. Umut ve babası ısrarla doktora gitmesini söyleseler de Şefika Hanım, "basit bir görme bozukluğudur" düşüncesiyle doktora gitmeyi geciktiriyordu. Fakat artık ağrıları sıklaşmış gözleri problem çıkaracak kadar bulanık görmeye başlamıştı. O sabah ki kahvaltıda bu durum konuşuldu. Umut ve Adnan Bey, Şefika Hanım'a ısrarla hastaneye gitmesini söylediler tekrar. Şefika Hanım, o gün öğrencilerini geziye götürmek için söz verdiğini ama en kısa zamanda doktora gideceğini söyleyerek eşini ve oğlunu bir nebze olsun rahatlatmıştı. Kahvaltıdan sonra hepsi işine gücüne dağıldı

MySpace Layouts


Profile courtesy of MySpace Layouts cursor